Hakkımda

Neden Psikoloji?
Çocukluğumdan itibaren insan ilişkilerim kuvvetli olmuştur. Empatik olduğum da söylenebilir. Peki psikoloji bölümünü seçmek için bunlar yeterli mi sizce? Evet bu soru şimdilik biraz çiğ kaldı. O zaman biraz irdeleyelim derim. Okul öncesi dönemimde genellikle çok fazla etkinliğin içerisinde bulundum. Sportif etkinlikler ve enstrüman kurslarına gidiyordum ve nispeten başarılı sayılırdım. Bu sayede özgüvenim yüksekti. Birinin elinde tenis raketi varsa oynamayı denerdim. Birinin elinde gitar varsa çalmayı denerdim. Hiçbir zaman ya başaramazsam ya beceremezsem ya rezil olursam demezdim. Ta ki okula başlayana kadar. Akademik performansımın da iyi olacağına inanıyordum. Akademik başarımı olumsuz etkileyen birkaç durum vardı. Bunlardan biri benim için yanlış öğretmen. Çocuğunuzun hangi okulda okuduğu, yıllık ne kadar para verdiğiniz hiç önemli değil. Önemli olan tek şey çocuğunuz için doğru öğretmenin seçimi. Bütün etiket ve marka ihtiyacından kurtulmak lazım. Bir diğeri ise Ekim ayının sonunda doğmuş olmama rağmen Ocak doğumlularla aynı sınıfta okumam. Şimdilerde ilk altı ayda doğanlarla ikinci altı ayda doğanlar için farklı sınıflar sunan okullar var. Ama benim okula başladığım dönemde yedi (7) yaşını dolduran tüm çocuklar okula başlıyordu. Düşünsenize Ocak ve Aralık doğumlu olan iki çocuğun algılama kapasitesini. Aralarında neredeyse 1 yaş var. İşte ben de hem yıl sonu doğmuş hem de benim için doğru seçilmemiş bir öğretmenle akademik hayata adım atınca, o güne kadarki tüm özgüvenim resmen yıkılmıştı. Akademik olarak başarılı değildim. Liderlik özellikleri de sergilemiyordum. Giderek durumsal anksiyete düzeyim artmaya başladı. Elbette sosyal fobi belirtileri gösteriyordum. Ailem bozulan bu düzeni düzeltmek için çok çaba sarf ettiler. Çok destek oldular. Zaman içerisinde akademik açıklarımı kapatmak için iç motivasyonum arttı. Kendiliğimden okul saatinden önce kalkıp ders çalışır hale gelmiştim. Artık üniversite sınavına çalışıyordum. Başlangıç noktama göre akademik anlamda iyi bir yerdeydim. Bu sebeple artık çevremdeki insanların benden beklentilerini duymaya başlamıştım. Eşit ağırlık okuduğum için Hukuk yazmam ve avukat olmamla ilgili çok telkin vardı. Psikolog olmak da kulaklarına hoş geliyordu elbette ancak hukuk okursam, hukuk bilirsem kimsenin bana zarar vermeyeceği, beni haksızlığa uğratamayacağına dair bir inanç vardı. Bu fikir akıllarındaki kendi ayakları üzerinde durabilen, güçlü kadın modeline tam olarak uyuyordu.

Yansız, yüksüz ve yargısız olmak..
Hayattaki en büyük şansım, ailemi hep yanımda hissetmek ve utanmadan, sıkılmadan her şeyi sorup, onlarla konuşabilmemdir. Biz psikologlar lisans eğitimize ilk başladığımızda en çok “yansız, yüksüz ve yargısız olmak” sözünü duyarız. Ardından alana çıktığımız zaman çok farklı insan profilleriyle çalışırız. Kimseyi yargılamaz, taraf tutmaz ve toplum kuralları, kendi inanışlarımız da dâhil olmak üzere kimsenin omzuna yük yüklemeden, tamamen tarafsız bir şekilde danışanımızın sorunlarını anlamaya çalışırız. Bunu başaramazsak belki de omuzlarına bir yük daha koymuş, çaresizlik hislerini arttırmış oluruz.
Aile çocuğa her zaman rehber olmalıdır..
Şansım dediğim ailem de yansız, yüksüz ve yargısız dinler beni. Bir gün annem ve babamla oturup sohbet ederken, onlara üstümde hissettiğim baskıyı anlattım. Fark ettirilmemeye çalışılmasına rağmen omuzlarıma konulan o yükü ne kadar iyi anladığımı ve hücrelerime kadar hissettiğimi anlattım. Bana önemli bir öneride bulundular. Karar vermeden önce adliyeye gitmemi, mahkemelerin herkese açık olduğunu, bir duruşma bile izlemeden tercih yapmanın mantıklı olmadığından bahsettiler. Bir psikolog görüşmesi için de randevu ayarlayacaklarından bahsettiler. Çok hoşuma gitmişti. Hemen bir arkadaşımla Antalya Adliyesine gittik. Baroya girdik. Hatırlatırım 17 yaşımızdayız. Baro avukatlarına derdimizi anlattık. Çok şaşırdılar ve bizimle çok ilgilendiler. Tabi hemen “sakın Hukuk okumayın, biz yandık siz yanmayın” demeyi de ihmal etmediler J Bizi alıp Ağır Ceza Mahkemesinin olduğu salona götürdüler. Sanırım 4 dava izledik. Aslında ilkinde çıkacaktık ama dizlerimizin bağı gevşediği için kalkamadık ve izlediğimiz duruşma sayısını dörde tamamladık J Kendi içime dönersek adliyeye girdiğim ilk anda oraya ait olmadığımı hissetmiştim. Orada geçirdiğim zaman arttıkça bu inancım da arttı. Hemen eve gidip aileme hukuk yazmayacağımı söyledim. Sonra bir psikoloğa gittik. Ofise ilk girdiğimde çok hoşuma gitmişti. Soft güzel renklerle döşenmiş bir salonda bekliyordum. Ardından psikolog yanıma geldi. Güleryüzle ve adımı söyleyerek beni odasına davet etti. O anda gerçekten ne istediğimi anlamıştım. O zamana kadarki yolculuğumda iyi ki kendimi ve diğerlerini gözlemleme ve irdeleme imkânım olmuştu. Tüm çekingenliklerim, kaygılarım, korkularım, başarısızlıklarımın hissettirdiklerini biliyordum. Diğerlerini anlayabildiğime inanıyordum, kendimce empatiktim. İnsanlarla iletişimim kuvvetliydi. Psikolog olmak için hazır hissediyordum kendimi.
Şimdi alanda 10 yılı aşkın süredir çalışıyorum. Halen iyi ki diyebildiğime göre doğru meslek seçimi yaptığıma inanabilirim.
Kendini okuduğu alana ait hissetmeyen, hayattan istediğini alamamış olan, kendi performansını yetersiz bulan, yeterince maddi kazancı olmayan.. kısacası kendi durumundan memnun olmayanlar elbette var. Ben kendi hikâyemi mükemmelleştirmiyorum. Elbette herkes gibi çok iyi günler de çok zor zamanlar da geçirdim. Bazen bir şey olur ve o olaya saplanır kalırız. Devam edemeyiz. Neden deriz, neden ben? Takıntı haline getiririz. Devam edebilmek gerekir. Hepimizin hayatında iyi ya da kötü algıladığımız birçok şey oluyor. Önemli olan bunları nasıl yorumladığımız. Pozitif bir durumu negatif algıladığımız çok olmuştur. Olumsuz bir durumu bazen olumlarız, üstüne durmaz devam ederiz. Bazen de ondan çok şey öğrenip, kendimizi geliştiririz.